1881 yılında Selanik'te, üç katlı pembe bir evde dünyaya gelmişim. Annem bana baharda mayısın herhangi bir günü doğduğumu söylerdi. Benim doğum günüm niye 19 Mayıs olmasın? Çocukluğuma ilişkin ilk anımsadığım şey, okula gitme konusudur. Önce annemin istediği gibi mahalle mektebine, sonra babamın tercih ettiği Şemsi Efendi Okuluna yazıldım. Kısa bir zaman sonra babam öldü. Onun ölümüyle kendimi yalnız hissettim... Çünkü bizi ayakta tutan kuvvetli bir destek
Daha sonra annemle birlikte dayımın yanına yerleştik. Kendimi bir köy hayatının içinde buldum. Bu arada annem okulsuz kaldığım için kaygılanıyordu. Nihayet Selanik'te bulunan teyzemin yanına gitmeme ve okula devam etmeme karar verildi. Mülkiye Rüştiyesinde karıştığım bir kavga nedeniyle büyükannem beni okuldan aldı. Ben askeri okula gitmek istiyordum. Annemin haberi olmadan Askerî Rüştiyenin sınavına girdim ve kazandım.
Artık hayatımda yeni bir dönem başlamıştı. Ortaokulu bitirince Manastır Askerî Lisesine yazıldım. 13 Mart 1899 tarihinde bir harp okulu öğrencisiydim. Harp Okulunun üçüncü sınıfında memleketin durumuna fena halde üzülüyor, baştaki subayların buna çare bulacaklarına inanmıyorduk. Çare sadece Harp Okulundaki aydınların bir öncü subay olarak orduya katılıp bir kuvvet gerçekleştinnesiyle olabilirdi.
1902 yılında 21 yaşında teğmen rütbesiyle Harp Akademisine girdim. Binlerce kişiden oluşan akademi öğrencilerine düşüncelerimizi anlatmak için el yazısıyla bir gazete çıkarmaya başladık. Sınıf içinde ufak bir örgütümüz de vardı...
Kurmay yüzbaşı olarak Harp Akademisinden mezun olduğumda takvimler 11 Ocak 1905'i gösteriyordu. Aynı yıl Şam'daki otuzuncu süvari alayına staj yapmaya gittim. Burada siyasî yaşantım için önemli gözlemlerim oldu.
Devlet yönetiminin kötülüğüne, ordunun yetiştirilmesindeki eksikliğe, halkın yönetim yüzünden çektiği sıkıntılara yakından tanıktım. 1906'da bir Ekim gecesi arkadaşlarla "Vatan ve Hürriyet Cemiyetini kurduk. Bu bölgedeki örgütlenme görevinin bir kısmını ben üstlenmiştim. Örneğin; Beyrut, Yafa ve Kudüs'e gittim... 23 Temmuz 1908'dc II. Meşrutiyet ilân edildi... Bu devrimle birlikte yurtta büyükçe köklü bir değişiklik yapılmasının gerektiğine inanıyordum. Meşrutiyetin ilânından pek az sonra meşrutiyete karşı yapılan ayaklanmaları bastırmak üzere Trablusgarb'a gönderildim. Orada çeşitli görüşmeler yapıp Selanik'e döndüm. Çok geçmeden 13 Nisan I909'da 31 Mart Vaka'sı oldu, İstanbul'da yeni rejime karşı gerici bir isyan baş göstermişti. İstanbul'a döndüm. Kısa sürede isyan bastın İdi...
27 Eylül 191 l'de İtalyanlar Trablusgarb'a saldırdı. Ben de Trablusgarb'a gidip İtalyanlar ile savaşmak istiyordum. İsteğim gerçekleşti...
Biz Trablusgarb'ta iken Balkan Savaşı başlamıştı. Avrupa yolu ile Romanya üzerinden İstanbul'a geldim. 25 Kasım 1912'de Akdeniz Boğazı Kuva-i Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandım.
Edirne, 21 Temmuz 1913'de Bulgarlardan geri alındı ve sonunda Bulgarlarla barış imzalandı. 27 Ekim 1913'te Sofya'ya ataşe olarak tayinim çıktı. Sofya ataşeliğim sırasında 1 Ağustos 1914'te Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Savaşta Almanların yanında yer almıştık. Ondokuzuncu Tümen Komutanı olarak Çanakkale Savaşı'na katıldım. Çanakkale Savaşı dünya tarihinin en büyük savaşlarından biridir. Askerin inancı, bitmez tükenmez azmi sayesinde zaferle çıktık bu savaştan... Herkese Çanakkale'nin geçilmez olduğunu gösterdik...
14 Nisan 1916'da Silvan'daydım. 6-7 Ağustos'ta Muş, ardından Bitlis kurtarılmıştı... Bu arada II. Ordu komutan vekilliğine atandım. 1916 yılının ortalarına doğru ülkenin ve ordunun içinde bulunduğu durumu anlatan bir rapor hazırlayarak başkomutan vekiline ve hükümete sundum. Raporumdaki görüşler Enver Paşa tarafından benimsenmedi. Bunun üzerine görevimden istifa ederek İstanbul'a döndüm.
7 Ağustos 1918 yılında Suriye'ye VII. Ordu Komutanhğı'na tayin edildim. Suriye Cephesinde durum kötüydü. Bmrimdeki ordu ile fazla kayıp vermeden Suriye sınırına çekildim. Artık savaş bitmek üzereydi. Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim 1918 yılında Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzaladı. Koşulları belirsiz ifadelerle dolu olan bu antlaşmayı hiçbir zaman kabullenmedim. Benim için sadece bir kâğıt parçasıydı. 13 Kasım 1918'de İstanbul'a geldiğim zaman Haydarpaşa'dan karşıya geçerken, İtilaf Devletleri'nin donanması arasından geçmek zorunda kaldık. Yaverim Cevat Abbas'a "Geldikleri gibi giderler." dedim. İstanbul'da kaldığım sürece bu düşünceyi gerçekleştirmek için çaba gösterdim. Fakat zaman ilerledikçe ülkeyi İstanbul'dan kurtarmanın mümkün olmadığını görmüştüm. Anadolu'ya geçmeliydim. IX. Ordu Müfettişliği görevi teklif edilince hiç duraksamadan kabul ettim. 19 Mayıs 1919'da Samsun'a arkadaşlarımızla birlikte ayak bastığımızda, hepimizin kafasında ülkenin nasıl kurtulacağına ilişkin plânlar vardı. Samsun'da şu kararı aldık. "Ulus egemenliğine dayanan tam bağımsız yeni Türk Devleti kurmak."
12 Haziranda Amasya'ya geçerek Amasya Tamimi'ni imzaladık. Ancak yaptığımız çalışmalar İstanbul'da duyuldu. Tabii ki bu durum hükümetin ve ingilizlerin hoşuna gitmedi. 27 Haziranda Sivas'a geçtik. Orada halk bizi coşkuyla karşıladı. Bu arada beni tutuklamak istediler. Ancak bizi karşılayanların çoğu Arıburnu'nda, Anafartalar'da, Çanakkale'de benim komutamda çarpışmış Mehmetçiklerdi. Bu nedenle beni tutuklayamadılar.
Sivas'tan ayrılıp Erzurum'a gelirken yolda bir ihtiyara rastladım. Ona "Nereye gidiyorsun böyle, yoksa kendi yörende geçinemedin mi?" dedim...
Yaşlı adam bana, "Hayır, geçimimiz iyidir. Hatta çoluk çocuk da iyidir. Ama son günlerde duydum ki; İstanbul'dakilcr bizim Erzurum'u vereceklermiş. Geldim ki görem, kimin malını kime veriyorlar?"
Bu sözlerden sonra iyice anladım ki, bu milletle neler yapılmaz.
23 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi'ni açtık. Erzurum Kongresi'nde alınan kararlar 11 Eylül 1919'da kapanan Sivas Kongresi'nde de onaylandı.
Halkın kendisini yönetmesi amacıyla 23 Nisan 1920'dc TBMM'ini açtığımızda büyük bir işi başardığımızı biliyorduk. Yeni Türk Devletinin ilk Anayasası 20 Ocak 1921 yılında kabul edildi. Amasya'ya göre, egemenlik kesinlikle millette olacaktı. Bu arada Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı ayaklanmalar baş gösterdi. Bu ayaklanmaları kısa sürede bastırdık. Düzenli ordunun kurulmasıyla Kurtuluş Savaşı gerçek niteliğine kavuşmuştu. Tüm yurt genelinde ordu ve halk elele büyük bir mücadele vermekteydi. 11 Ocak 1921'de Birinci İnönü Savaşı; zaferle sonuçlandı. Bu savaştan sonra işgalci devletler arasındaki anlaşmazlık iyice su yüzüne çıkıyordu. Anadolu'daki direnişin basit bir olay olmadığını,
Türklerin yepyeni devlet kurmak için var güçleriyle savaştıklarını artık anlamaya Başlamışlardı 23 Martta başlayan İkinci tnönü Savaşı 31 Mart-1 Nisan 1921'de yine zaferle sonuçlandı. Bu zafer, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bağımsızlığa olan inancını arttırdı, moralini daha da yükseltti, tsmet Paşaya çektiğim telgrafta "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin ters talihini de yendiniz." dedim. Yalnız Yunanlılar Sakarya ırmağına kadar ilerlemişlerdi. Bazı yerlerde savunmamızı kırarak Ankara'ya 50 kilometre kadar yaklaştılar. Durum tehlikeli idi. Ama çok büyük fedakârlıklarla düşmanın bu ileri hareketini durdurduk. 13 Eylül 1921'de Sakarya'nın doğusu Yunanlılardan temizlenmiş, dünya tarihinin en büyük meydan muharebelerinden biri kazanılmıştı.
Sakarya Meydan Muharebesinden sonra Yunanlılar ellerinde kalan mevzileri korumak amacıyla uzun süreli savunma savaşına hazırlanıyorlardı. Bizler de Büyük Taarruza hazırlık yapıyorduk. 20 Temmuz 1922'de Başkomutanlık süresiz bana verildi.
26 Ağustos sabahı erken saatlerde, dikkat ve titizlikle hazırlanan taarruz plânını
uygulamaya koyduk. 30 Ağustosta zafer bizimdi.
Düşmana toplanma fırsatı vermeden izledik. 18 Eylülde Batı Anadolu'da hiçbir Yunan
askeri kalmamıştı.
11 Ekim 1922 yılında Mudanya Ateşkes Antlaşması'nı İsmet Paşa İngilizlerle imzaladı.
Türkiye'nin sınırlan 24 Temmuz 1923'de Lozan'da belirlendi. Bu önemli antlaşmayı yine
İsmet Paşa imzalayacaktı.
Artık hepimizi başka savaşlar bekliyordu... Eğitimden ekonomiye kadar...
Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme nedeni eğitimi yüzyıllarca ihmal etmesiydi...
Eğitimle ilgili ilk olarak 3 Mart 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nu çıkardık. Artık
yurttaki her çeşit öğretim kurumu devletin denetimindeydi. 1925 yılında tekke ve zaviye
gibi çağdaş bir toplumda yeri olmayan kuruluşları kaldırdık. 1926 yılında Medenî Hukuk
yürürlüğe girdi...
Yapılan en önemli devrimlerden biri harf devrimidir. I Kasım 1928'de Arap harfleri
yerini Latin harflerine bıraktı...
1928 yılında devlet yapısının lâikleşmesi tamamlandı...
O yıl Anayasamızdan, lâiklikle bağdaşmayan hükümler
kaldırıldı...
Ekonomide önemli adımlar attık...
Yapılanlar halkın desteğiyle kısa sürede hayata geçti.
Türk gençliği şimdi onların bekçisi.
Bu nedenle ben hep yaşıyorum... KAYNAKLAR
AKŞİT, İlhan. Mustafa Kemal Atatürk. Akşit Kültür Turizm Limited Şirketi, İstanbul, 1998. ÜLGER, S.Eriş. Türkiye Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal Atatürk. Kaptan Yayıncılık. İstanbul. MUMCU, Ahmet. - Mükcrrcm K. Su. Türkiye Cumhuriyeti, inkılâp Tarihi ve Atatürkçülük. MİIIÎ Kğİtİm Yayınları. İstanbul, 1993.
Bu ilkeler, Türk Ulusu'nun özlem, gereksinim ve yapısından
doğmuştur. Herhangi bir dış baskı veya taklitçilik olmadan. Bununla
beraber, bütün insanlığı geçerli bir düşünce sistemi içine alabilmiştin
Bu kapsam, ulusal olduğu kadar uluslar arası ilişkilerde de yol gösterici
bir niteliğe sahiptir.
Barışçı, özgürlükçü, insan haklarına saygılı, pratik, demokratik, laik ve
sosyal hukuk devleti gibi kavramları içermesiyle de evrensel bir güce
ulaşmıştır.
Bu ilkelerin tamamı "Atatürkçülük" denilen yeni bir siyasal rejim
sistemini ve yeni bir dünya görüşünü ortaya çıkarmıştır.
Bu altı ilke, anlam ve amaç bakımından "olimpiyat halkaları" gibi
birbirine takılmıştır. Hepsi birlikte bir bütünü oluşturur, tikelerin
herbiri, diğer bütün ilkelerin anlamı ve amacı ile iç içe düşünülüp
uygulandığı zaman, gerçek yönünü koruyabilir. CUMHURİYETÇİLİK
Batı dillerinde cumhuriyetin karşılığı, ulusun kendisini yönetmesidir. Cumhuriyete hayat veren damarların başında ise demokrasi geliyor. Gerçek cumhuriyet rejimlerinde sistemin demokrasi ile olan ilişkisi çok önemlidir. Çünkü iç ve dış tehlikelere karşı cumhuriyet kendisini, demokrasinin gerekleri içinde koruyacaktır. Bunun dışına çıkılırsa; demokrasi ile cumhuriyet arasında kopukluk başlar. Eğer böyle olursa en büyük zararı cumhuriyetin yine kendisi görecektir. Demokrasiyi benimsemiş siyasî rejimlerde, özgürlüklerin kullanılma alanları demokrasinin kuralları ile sınırlandırılmıştır. Cumhuriyet rejiminde kimsenin sınırsız hak ve hukuku yoktur.
Çünkü demokrasilerde; kişilerin, dolayısıyla, toplumların özgürlükleri, hukuk yolu ile güvence altına alınmıştır. Bunların sınırları da adaletin kalemi ile çizilmiştir.
29 Ekim 1923'te ilân edilen cumhuriyetin alt yapısını Atatürk aşama aşama nasıl hazırlamıştı? Cumhuriyet, lâik bir sistem üzerinde kurulacaktı. Yani cumhuriyet idaresinde ne halifeye ne de onun kalıntılarına yer vardı.
Cumhuriyeti adaletli bir hukuk sistemi koruyacaktı. Cumhuriyetin genç kuşakları çağ dışı kişiler tarafından değil, bağımsızlık ve hürriyetin değerini bilen öğretmenler tarafından yetiştirilecekti. İmparatorluktan kalan mantık dışı ne varsa hepsi kaldırılacak, cumhuriyetin temelini ilim oluşturacaktı.
Bilgisiz ve bilinçsiz bir halk topluluğunun ulus olma hakkına sahip olamayacağını vurgulayan Atatürk, ulusun bilinçlendiği oranda hak ve hukukuna sahip çıkacağını biliyordu. Bu nedenle eğitim ve kültüre çok Önem vermiştir. O'nun, bir bakıma kültürü, cumhuriyetin temellerinden biri olarak gönnesindeki neden budur. Atatürk, cumhuriyetçilik ilkesiyle ilgili görüşlerini bir çok kez dile getirmiştir:
"Türk Milleti, halk idaresi olan cumhuriyetle idare olunur." (Afet Înan-Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El Yazıları sh. 352) "Türk Mİllcti'nin yaradılışına ve karakterine uygun idare, cumhuriyet idaresidir. Bu günkü Hükümetimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümetidir ki, onun adı cumhuriyettir. Artık hükümet ve millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Yönetim halk, halk yönetim demektir." (Söylev ve Demeçler C.1II. sh. 75, C. II sh. 230)
"Demokrasi prensibi, egemenliği kullanan araç ne olursa olsun, esas olarak milletin egemenliğine sahip olmasını ve sahip kalmasını gerektirir. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasaldır. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki kontrolü sayesinde siyasal özgürlük sağlamaktır." (Afet Înan-M. Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım, sh. 71,73) MİLLİYETÇİLİK
Milliyetçilik ilkesi ulusal savaşımızın çıkış noktasını oluşturmuş ve tüm tutsak ulusların kurtuluş hareketlerine ışık tutmuştur. Fransız Devriminden sonra dünyaya yayılan özgürlük düşüncesinin tarihsel gelişimi içinde her ulusun kendi kaderini çizme inancının doğal bir sonucudur bu ilke. Türk halkının ümmet olmaktan kurtulup ulus haline gelmesi, Atatürk sayesinde olmuştur. Atatürk'ün ulusuna
inancı sonsuzdu. Ulusu ulus yapan öğelerin başında ise, ortak değerler gelir. Milliyetçilik sözcüğü, bu
değerleri de içine almakta.
o, devrim ve ilkelerinin, ulusa rağmen değil, ulusla birlikte yaşayacağını biliyordu. Bu nedenle yeniliklerin ancak ve ancak ulus tarafından benimsenmesi ile sonsuza kadar yaşayacağı inanandaydı. Zaten bugün, Atatürk tikeleri arasında yer alan milliyetçilik, çağdaş anlamıyla; siyasetin ekonominin ve kültürün içinde yerini almıştır. "Türk milliyetçiliği, bütün çağdaş milletlerle bir ahenkte yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumayı esas sayar. Bu nedenle millî olmayan akımların memlekete girmesini ve yayılmasını isteriz." (Ş. Süreyya Aydemir-Tck Adam C. III. sh. 450)
"Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz, Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa o topluma dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur." (Afet İnan-M. Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım sh. 88)
"Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir milletin evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır." (M. Kemal Kop-Atatürk Diyarbakır'da sh. 4) HALKÇILIK
Devrim tarihimizde önemli bir yeri olan 1924 ve 1961 Anayasalarında da yer alan halkçılık ilkesi, demokrasinin temelini oluşturmaktadır. Bu ilkenin ana özelliği ülke yönetiminin halkın elinde bulunmasıdır.
Egemenlik bir zümre ya da ailenin elinde bulunmaz, halkın seçimle iş başına getirdiği kişiler, ülkeyi yönetir. Halkçılık;
1. Ülke yönetiminin demokratikliği,
2. Birey ve sınıflara ayrıcalık tanınmaması, gibi öğelerden oluşmakta.
Eğitim yoluyla aydınlanmış halk, ulusal egemenliğin güçlenmesi ve
demokrasimizin yaşamasında tek ve gerçek güvencedir.
Halkçılık, Atatürk'ün önemle üstünde durduğu bir ilkeydi. Bu önemi
açıklamalardan anlıyoruz:
"Halkçılık demek, devletin bütün kudret ve egemenliğinin halktan
geldiğini, Türk camiası içinde, fert, aile ve sınıf ayrıcalığı
bulunmadığını, kanun önünde herkesin eşit olduğunu ifade etmek
demektir. Bu formül demokrasinin ifadesidir." (A. RızaTürel-tzmir
Barosu Dergisi Sayı 8, sh. 413)
"Türkiye Cumhuriycti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir."
(Afet İnan-Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El Yazılan sh. 351)
"Türkiye halkı, ırkça, dince ve kültürce ortak, birbirlerine karşılıklı
hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu, kaderleri ve menfaatleri müşterek
olan sosyal bir toplumdur." (Söylev ve Demeçler C. I. sh. 221)
"Bence, bizim Milletimiz, birbirinden çok farklı çıkarları olan ve bu itibarla birbirleriyle mücadele halinde buluna gelen çeşitli sınıflara malik değildir. Mevcut sınıflar birbirinin tamamlayıcısı niteliğindedir." (Söylev ve Demeçlerdi, sh. 82) DEVLETÇİLİK
Anayasamızda yer alan devletçilik ilkesi; toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmada devletin üstlenmesi gereken görevleri açıklar. Genel anlamı ile, özel girişimin yetki ve gücü dışında kalan ekonomik kalkınma ve örgütlenmeyi gerçekleştirme ilkesidir.
Genel olarak devletin iki ödevi vardır:
a) Ülke içinde güvenliği ve adaleti sağlayarak, yurttaşların özgürlüğünü ve güvenliğini korumak.
b) Savunma için her an hazır bulunmak ve başka çare kalmazsa ülkeyi silâhla savunmaktır.
Bunlardan başka devletin, bayındırlık, eğitim, kültür, sağlık, tanın,
ticaret ve sanayiye ilişkin ekonomik etkinliklerde de görevleri
bulunmaktadır.
Atatürk, devletçiliği şöyle açıklar:
"Bizim takip ettiğimiz devletçilik, bireysel çalışmayı ve gayreti esas
tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha
ve memleketi bayındırlaştırabilmek için, milletin genel ve yüksek
çıkarlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik sahada devleti fiilen
ilgili kılmak mümkün esaslanmızdandır."
Devletçilikle ilgili dile getirdiği diğer ifadeler ise şöyledir:
"Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi bütün üretim ve
dağıtım araçlarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar içinde
düzenlemek amacını güden, özel ve kişisel ekonomik teşebbüse ve
faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayalı kolektivizm,
komünizm gibi bir sistem değildir.
Özet olarak bizim güttüğümüz "devletçilik" ferdi çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, memleketi bayındırlığa eriştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda, devleti fiilen ilgilendirmektir."
"...Devletin siyasal ve düşünsel hususlarda olduğu gibi bazı iktisadi işlerde de düzenleyici rolü prensip olarak kabul edilmelidir. Buradaki güçlük; devlet ile ferdin karşılıklı faaliyet alanlarını ayırmaktır. Devletin faaliyet sınırını çizmek ve dayanacağı kuralları tespit etmek, diğer yandan da vatandaşın ferdi teşebbüs ve faaliyet özgürlüğünü kısıtlamak, devleti yönetmekle yetkili kılınanların düşünüp tayin etmesi gereken bir meseledir.
Prensip olarak devlet, ferdin yerine geçmemelidir. Fakat, ferdin gelişmesi için genel şartlan göz önünde bulundurmalıdır. Bir de ferdin kişisel faaliyeti, ekonomik gelişmenin esas kaynağı olarak kalmalıdır. Fertlerin gelişmesine engel olmamak, onların her bakımdan olduğu gibi özellikle ekonomik alandaki özgürlük ve teşebbüsleri önünde, devletin kendi faaliyeti ile bir engel vücuda getirmemesi, demokrasi prensibinin önemli esasıdır. O halde diyebiliriz ki, ferdî teşebbüs gelişmesinin bir engel karşısında kalmaya başladığı nokta, devlet faaliyetinin sınırını teşkil eder. Bu bakımdan genellikle belli zaman ve alanda sürekli bir özel nitelik gösteren ekonomik bir işi, devlet üzerine alabilir." (Afet İnan-M. Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım, sh. 66, 67) LÂİKLİK
"Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması" şeklinde özetlediğimiz lâiklik ilkesi, Türk Devriminin vazgeçilmez bir unsurudur. Demokratik olmanın da gereği...
Atatürk'e göre din, insanların vicdanlarında yer alması gereken kutsal bir kavramdır. Bu düşünceden yola çıkan Gazi 31 Ocak 1923'dc şu sözleri söylüyordu:
"Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur." Genç Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sağlam temeller üzerine oturtulabilmesi için, ilk önce devletin kurum ve kuruluşlarının laikleştirilmesi gerekiyordu. DEVLETİN LAİKLEŞTİRİLMESİ 1. Samsun'a çıkış. Amasya kararlan, Erzurum, Sivas Kongreleri ile ulusun kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesinin vurgulanması.
2. 23 Nisan !920'deT.B.M. M.'nin açılması.
"Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" ilkesinin kurtuluşun ve kuruluşun simgesi olması.
3. 20 Ocak 1921 Anayasasının kabulü.
4. 1 Kasım 1921 Saltanatın kaldırılması.
5. 29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilânı.
6. 3 Mart 1924 Hilafetin kaldırılması.
7. 20 Nisan 1924 Anayasasının kabulü.
8. 10 Nisan 1928 Anayasadan Türkiye Devletinin "Dinî islâmdır" hükmünün çıkarılması.
9. 5 Şubat 1937 Anayasada değişiklik yapılarak Türkiye Devletinin cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçı olduğu hükmünün Anayasaya konması. HUKUKUN LAİKLEŞTİRİLMESİ
1. 8 Nisan 1924 Şer'î mahkemelerinin kaldırılması.
2. 30 Kasım 1925 Tekke ve Zaviyelerin kapatılması
3. 17 Şubat 1926 Türk Medeni Kanununun kabulü.
4. 22 Nisan 1926 Borçlar Kanununun hazırlanması.
5. 24 Kasım 1929 İcra, İflas Kanunlarının kabulü.
6. 15 Mayıs 1929 Deniz Ticaret Kanununun kabulü.
7. 5 Aralık !934 Kadınlara Seçme ve Seçilme hakkının verilmesi. EĞİTİMİN LAİKLEŞTİRİLMESİ
1. 3 Mart 1924 Tcvhid-i Tedrisat (Öğrenimin Birleştirilmesi) Kanunu
2. 5 Kasım 1925 Ankara Hukuk Fakültesinin açılması.
3. 26 Aralık 1925 Uluslararası Takvim ve Saatin kabul edilmesi.
4. 24 Mayıs 1928 Lâtin rakamlarının kabulü.
5. 1 Kasım 1928 Lâtin alfabesinin kabulü.
6. 10 Haziran 1933 Maarif Teşkilâtı Hakkındaki Kanun'un kabulü.
7. 1 Ağustos 1933 Üniversiteler Kanununun çıkarılması, Darülfûnun'un kaldırılması. İstanbul Üniversitesinin kurulması. KÜLTÜRÜN LAİKLEŞTİRİLMESİ
Kültürde lâikleşmenin yollan aranırken elbette örf ve âdetlere bağlı kalınacaktı. Tarihten gelen hiçbir şey yok edilmeyecekti.
İşte bu düşünceden yola çıkılarak;
1. 30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı Kanun ile Meclis tarikatları yasaklıyor, tekke, türbe ve zaviyeler kapatılıyordu.
2. 25 Aralık 1925 tarihinde de Meclis tarafından şeyhlik, seyyitlik, üfürükçülük, dervişlik, emirlik, falcılık, büyücülük, muskacılık gibi san ve sıfatların kullanılması ve bunlara ait özel kıyafetlerin giyilmesi yasaklanıyordu.
Atatürk'ün laiklikle ilgili görüşlerini Söylev ve Demeçlerinden aktarıyoruz.
"Mensubu olmakla mutmain (tatmin) ve mesut bulunduğumuz İslâmiyet dinini yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere bir politika aracı durumundan kurtarmak ve yüceltmenin kesin elzem olduğu gerçeğini gözlüyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inanç ve vicdani kanaatlanmızı, karışık ve dönek olan her türlü çıkar ve tutkusuna sahne olan politikacılardan ve politikanın bütün organlarından bir an evvel ve kesinlikle kurtarmak, milletin dünyevî ve uhrevî (ahretle ilgili) saadetinin emrettiği bir zorunluktur." (Söylev ve Demeçler C. I. sh. 330) "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz biri milletin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir, tşte biz bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz." (Kılıç Ali-Atatürk'ün Hususiyetleri, sh. 116)
"Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar." (Söylev ve Demeçler C. III. sh. 76) DEVRİMCİLİK
Devrimcilik ilkesi, Atatürk tikeleri arasında; eylem ve atılım gibi kavramları içerisine alan tek ilkedir. Atatürk, Büyük Söylevinin sonunda:
"Bu açıklamalarımla ulusal yaşamı sona ermiş varsayılan büyük bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını ve bilim ve tekniğin en son esaslarına dayalı ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım," diyerek çağdaş devlet kavramıyla devrimcilik ilkesinin şaşmaz işaretini veriyordu.
Çağdaş devlet kuran bir ulusun, çağ dışı niteliklerden kurtulması gerekirdi, tşte, Türk ulusunun, çağdışı niteliklerden kurtulmak, çağdaşlaşmak için giriştiği atılımların tümü devrimcilik ilkesinin kapsamı içine girer.
Devrimcilik, Atatürk tikelerinin hemen hemen tümüyle birleşir. Bütün bu ilkelerin ya neden ya sonuç olarak devrimcilikle sıkı bir ilintisi vardır. Bu bakımdan devrimcilik, Atatürk tikelerinin tümünü gerçekleştirmeye, korumaya ve yaşatmaya kesin kararlılıktır. Devrimleriyle yolumuzu aydınlatan Atatürk'ün bu konudaki görüşleri şöyle:
"Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlam ve biçimi ile uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılâbımızın asıl hedefi budur. Bu gerçeği kabul etmeyen zihniyetleri darmadağın etmek zorunludur. Şimdiye kadar milletin beynini paslandıran, uyuşturan ve bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhalde zihniyetlerde mevcut hurafeler tamamıyla kovulacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyinlere gerçeğin ışıklarını sokmak imkânsızdır." (Söylev ve Demeçler C II. sh. 69)
"... Mes'ut inkılâbımızın aleyhinde düşünce ve duygu taşıyanları aydınlatıp, doğru yolu göstermek, aydınlara düşen milli görevlerin en önemlisi ve birincisidir." (Söylev ve Demeçler C. II. sh. 69)
"...Memleket davalarının ideolojisini, inkılâplarımız yönünden anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak kişi ve kurumları yaratmak lâzımdır." (Söylev ve Demeçler C. I. sh. 386)
KAYNAKLAR
ÜLGER, S. Eriş. Türkiye Cumhuriyeti ve Gazi M. Kemal Alatürk. Kaplan Yayıncılık
San. ve Tic. Ltd. Şti.
MUMCU, Ahmet. Mükcrrcm K. Su. Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Tarihi ve
Atatürkçülük. Devlet Kitapları. 13. hasım, istanbul, 1993.
İNTERNET SAYFASI: www. turkıshncws. com/Atatürk/İlkclcri
DEVRİMLERİ
Bir Devlet kurar Atatürk. Çağdaş bir Devlettir bu. Hukukuyla, eğitimiyle, kılık kıyafetiyle...
Atatürk'ün bu konudaki görüşleri şöyle:
"Yaptığımın ve yapmakta olduğumun inkılâpların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum haline getirmektir, inkılâbımızın asıl hedefi budur. Bu gerçeği kabul etmeyen zihniyetleri darmadağın etmek zorunludur." (Söylev ve Demeçler C.II, sh.69)
BAŞLICA DEVRİMLERİ SALTANATIN KALDIRILMASI CUMHURİYETİN İLÂNI HALİFELİĞİN KALDIRILMASI TARIKATLARIN KALDIRILMASI DEVLET DÜZENİ VE HUKUK MEDENİ KANUNUN KABULÜ EĞİTİM VE ÖĞRETİM DEVRİMİ LATİN ALFABESİNİN KABULÜ ŞAPKA VE KIYAFET DEVRİMİ TAKVİM, SAAT VE ÖLÇÜLER SOYADİ KANUNU
.
KiŞiLiK OZELLiKLERi
Atatürk'ün kişilik özellikleri tüm devrimlerine damgasını vurmuştur.
Gerçekçilik
Araştırmacılık
Yaratıcılık
Bağımsızlık
Ulusçuluk
Hoşgörü ve Saygı
Kararlılık ve Sorumluluk
Halkçılık
Devletçilik, Örgütçülük
İşbirliği Tavrı
Cumhuriyetçilik
Lâiklik
Devrimcilik ATATÜRKÇÜ KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ
Türk insanı ve toplumunun doğal özelliklerinin kişiliğinde simgeleştirdiği "Atatürkçü kişilik özellikleri", Türk toplumunun toplumsal kişilik özelliklerinin temelidir. Türk toplumu Atatürkçü kişilik özelliklerine sahip bireylerden oluşmuş Atatürkçü bir toplum hâline gelmelidir. Atatürkçü kişilik özelliklerinin temel çerçevesini Atatürk ilkeleri oluşturmaktadır. Bu özellikler şu şekildedir : 1. Cumhuriyetçi Kişilik Özellikleri
-Demokratik tutumlu,
-Özgür düşünce ve tutum sahibi,
-Adaletli ve barışçı,
-Erdemli ve uygar,
-Topluma ve kurumlarına saygılı,
-Yasalara uyan, disiplinli, dengeli, sabırlı,
-Kişi, örgüt ve toplum çıkarlarını dengeleyen, -Görev ve sorumluluk bilinci olan, -Sorunlara dönük ve gelişmeye inançlı.
2. Ulusçu Kişilik. Özellikleri
-Bağımsız düşünce ve tutum sahibi,
-Toplumsal yapıyı ve amaçlarını bilen,
-Geçmişi inkâr etmeyen ancak öz eleştirici gücü olan,
-Geleceğe dönük amaçları bulunan ve bunları toplumsallaştırabilcn,
-Araştırıcı, gerçekçi, yaratıcı olan, taklitçilikten kaçınan,
-Ulusu temsil eden simgelere ve büyüklerine saygılı,
-Ulusun çıkarlarını kollayan ve geliştiren,
-Evrensel kültür ve görüş sahibi, diğer uluslara saygılı,
-Tartışmaya açık, peşin yargılı olmayan,
-Cesaret sahibi, iş birliğine yatkın, birleştirici,
-Hoşgörülü ve insancıl, 3. Devletçi Kişilik Özellikleri
-Devletin, toplum düzeninin temeli olduğuna inanma,
-Devletin çıkarlarını koruma ve geliştirme,
-Devletin toplumsal sorumluluğunu bilme,
-Millî, demokratik, hukuk, sosyal, lâik, çağdaş devlet anlayışını taşıma,
-Katı bürokrat davranışlarından uzak kalma,
-Devlet ilişkilerinde ussal davranış anlayışında olma,
-Dürüst, eşitçi ve gerçekçi olma,
-Devletin yanında, ona uygun, toplumsal sorumluluk duygusunu taşıma,
-Toplumda devlete düşen başlıca görevler hakkında bilgili olma ve amaçlarını bilme,
-Devletin, toplumun bireyleri, diğer kurum ve örgütleri ile devletlerarası ilişkilerinde derin kültür ve sağduyu sahibi olma. 4. Halkçı Kişilik Özellikleri
-Halka karşı saygılı ve kamuoyu duyarlılığına sahip olma,
-Halkın sorunlarını bilme ve kendi çapında çözme çabalarına katılma,
-Halka karşı adil, dengeli, gerçekçi tutum gösterebilme,
-Halkı sevme ve ona inanma,
-Halkın kültürüyle etkileşim sağlayabilme ve onun kültürüne katkıda bulunma,
-Halka karşı toplumsal sorumluluk duyma ve toplumsal bir kişilik geliştirme,
-Kişisel, grupsal, sınıfsal, örgütsel vb. amaçlar için halkı araç olarak kullanıp onu zor duruma sokarak, çıkar sağlama anlayışından uzak kalma,
-Halkı bütün olarak görüp; çeşitli ırk, din, mezhep, meslek, sınıf vb. açılarından bölme ve ayrıcalıklı tutum gösterme düşüncesini taşımama,
-Halka karşı dürüst olma, yalan söyleyip, sahteci davranışlarda bulunmama,
-Birey, örgüt, kurum, yöre, bölge, ulus amaçları ile evrensel amaç ve davranışlar içinde belli bir halkçı yaklaşım gösterebilme. 5.Laik Kişilik Özellikleri
-Cumhuriyetçi, ulusçu, devletçi, halkçı, devrimci kişilik özelliklerini taşıma,
-Bireysel din anlayış ve tutumuna sahip olma.
-Gelenekçi kalıpların dışında davranış yeteneği gösterme, gerçekçi olma,
-Ussal davranış alışkanlığında bulunma; bilim üstünlüğü ve kılavuzluğunu benimseme,
-Başkalarının görüş ve inançlarına karşı hoşgörü sahibi olma, sabırlı davranma,
-Bağımsız düşünebilme,
-Uygarca tutum ve davranışları benimseyebilirle,
-Peşin yargılardan uzak, tarafsız görüş ve davranış özellikleri taşıma,
-inançları ussallaştırabilme, ussal niteliği olmayanları toplumsal davranış kalıplarına sokmama,
-Devlet ve diğer örgütlerin işlerini, başta din olmak üzere, benzeri kurumların düşünce ve inanç sistemlerinin etkisi dışında görüp, yorumlayabilirler. 6. Devrimci Kişilik. Özellikleri
-Cumhuriyetçi, ulusçu, devletçi, halkçı, lâik, kişilik özelliklerini taşıma,
-Baskıcı, tepeden inmeci olmayıp, başkalarını anlayışla karşılayabilme,
-Özgür düşünce ve davranış sahibi olma,
-Çağdaş tutumları benimseyebilirle,
-Amaç ve hareketlerinde bilimi temel alma,
-Davranışlarını gelişigüzel, duygusal tepkilere değil, plânlı tutuma dayandırma,
-Amaçları ve ulaşma yollarını araştırma süreçleri sonucu saptayabilirle,
-Geliştirmeyi, plânlı ve araştırmaya dayanan değişme aşamalarından geçerek sağlamaya inanma,
-Araştırına, değişme ve geliştirmeyi uyarlamada (intibak ettirmede) görebilme, bunun için de başkalarına gelişmeyi inanç olarak aşılayabilme gücünde olma,
-Gerek bireyde gerek kurum veya örgütleriyle bütün toplumda devrim anlayışını "devirmek", "yıkmak" çabalarına değil, sürekli ve aşamalı gelişme anlamını içeren evrimleşme düşüncesine bağlayabilmek.
Atatürk ilkelerinin bir bütün olması nedeniyle bazı özellikler birkaç ilkenin içinde yer almaktadır. Aslında bu özellikler, toplumun sürekliliğini sağlayacak geleceğin insanında olması gereken kişilik özelliklerine bir bakış açısı getirmektir. Belirtilen kişilik özellikleri, temci insanlık değerleri, toplumsal yapının gereksinim duyduğu, başka deyişle topluma yararlı, çağdaş insanı ortaya çıkarmaktadır. Aslında bu durum, günümüz insanının temci insanlık değerlerinin ne olması gerektiğini vurgulamaktadır. Kuşkusuz Türkiye Cumhuriyetinin gelecekteki insanlarına toplumsal, kültürel kişiliğin sağlanmasında, sorumluluk duygusu taşıyan insanlara ve kurumlara görev düşmektedir. Amaç, insana; topluma yarar sağlayan, çağdaş, en önemlisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kişiliğini oluşturmak ve yönlendirmektir. Gerekli araştırmaları yapmak, sorunları getirmek ve çözüm önerilerinde bulunmak, toplumsal sorumluluğunu alan insanlara düşmektedir.
"
Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden, rahat yaşama yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar. "